Krea FILM | BLOG SAYFASI

PROJELERİMİZ İLE İLGİLİ DETAYLARI VE BİLGİLERİ BU SAYFADAN TAKİP EDEBİLİRSİNİZ.

LOGAN FİLM İNCELEMESİ

Blog yazarı: Krea Film | 2017-03-13

         

          Hugh Jackman’ı perdede son kez Wolverine rolünde izleyeceğimiz “Logan” vizyona girdi. Şaşırtıcı şekilde dünya prömiyerini Berlinale’de yapan filmi izlediğinizde bunun sebepleri daha iyi anlaşılıyor. Çünkü “Logan” bildiğimiz anlamda bir süper kahraman filmi değil. Kötü bir zaman çizelgesine sahip X-Men filmlerine ve Wolverine karakterinin geçmişine dair hikayeler anlatan X-Men Origins Wolverine ve The Wolverine filmlerine bakıldığında oluşan Wolverine izlenimi ile Logan’daki Wolverine izlenimi gerçekten çok farklı. Artık dünyayı kurtaran bir takıma ait bir süper kahramanı değil hayatta kalmaya çalışırken sevdiklerinin sorumluluklarını da üstlenmek zorunda kalan, yaşadıklarını neredeyse yüzündeki ifadeden hissedebileceğiniz “gerçek” bir karakteri izliyoruz. Logan; sorumluluklar ve aile kavramı hakkında bir film. Burada stüdyoya ayrı bir paragraf açmak lazım. 20th Century Fox, Deadpool filminden kazandığı tecrübeyle olacak ki Logan gibi bir hikayenin +18 olmasına karar vermiş. Yıllardır X-Men serisi, seyirci kaybetme riskini almadan aksiyonu olabildiğince sade tutup gore’dan uzak kalmayı seçmişti. Fakat bu filmde belirli sahneler dahilinde (ellerinde kesilmez metal pençeler olan bir baş karaktere sahip olduğu düşünülünce gayet normal olarak) kan gövdeyi götürüyor. Filmin olabildiğince realistik olmaya çabalayan senaryosuna bir de gerçekçi bir şiddet anlayışını eklediğimizde otomatik olarak film kendini Marvel’ın diğer filmlerinden farklı bir yere koyuyor. Hatta hiç tereddüt etmeden The Dark Knight’ın Batman evrenine yaptığı etkiyi Marvel evrenine yaptığını söyleyebiliriz. The Dark Knight’ın görsel şehir yapısı ve senaryosuyla realistik bir kriminale dönüşüp yaptığı etkiyi Logan da distopik, western’vari bir yol filmine dönüşerek yapıyor. Yine de Logan’ı izlerken bir stüdyo filmini izlediğimizi unutmamak gerekir. Ayrıksı yönleri olmasına rağmen izlediğimiz film sonuç olarak belirli bir süreyle sınırlandırılmış bir aksiyon filmi. Dolayısıyla Logan’ı izlerken veya eleştirirken beklentiyi de ona göre şekillendirmekte fayda var. Filmin derin dehlizlerine doğru yolculuğumuza geçerken yazının bundan sonraki kısmında filmi seyretmeyenler için spoiler içerecek içerikler olacağına dair uyarımızı şimdiden yapalım ve bu bilgilerden sakınmak isteyen okuyucularımızı yazının son kısmına alalım.

           Film Logan’ın bir arabanın bagajından çıkıp (hemen  sonrasında öğreneceğimiz üzere araba Logan’a aittir) arabayı  çalmaya çalışan suçluları teker teker haklamasıyla açılıyor.  Wolverine olarak hala vahşi olduğunu hissediyoruz ama karakterin  üzerinde hissedebileceğimiz bir hüzün ve yaşanmışlık var. Logan,  herkesten uzakta “Profesör X” ve X-Men Apocalypse filminden  hatırlayacağımız “Caliban” ile Meksika sınırında bir yaşam  mücadelesi veriyor. Hikayenin ilerisinde konuya dahil olacak “Laura”nın (nam-ı değer X-23) ve onu laboratuvardan kaçıran hemşirenin aslen Meksikalı olup Logan ile birlikte Kanada’ya kaçma planları düşünüldüğünde film, günümüz Amerika konjonktürüne önemli mesajlar içeriyor. 2029’da geçen film, mutantların yok olma seviyesine gelmesine, ilerleyen teknolojiye (şoförsüz tırlar, devasa tarım makineleri, vb) rağmen suçun bitmediği, sınıflar arası alım gücünün arasındaki farkın açıldığı(limuzin müşterilerinden kırsaldaki ailenin düşmanlarına uzanan bir skalada), azınlıkların hayatta kalma mücadelesine şahit olduğumuz ve bütün ümitlerin Kanada’ya iltica etmek olarak betimlendiği bir Amerika portresi çiziyor. Bu da haliyle hiç de şaşırtıcı bir portre değil. 

          Bütün bu ortamda; alkolik, sevdiklerini kaybetmiş, ölümü bekleyen ve hayatta kalabilmek gibi büyük bir gücün sevdiklerinin sorumluluklarını almak gibi büyük bir cezaya dönüştüğü Logan’ı, Alzheimer’la savaşan, sevdiklerine ve diğer insanlara zarar vermenin yükünü üstünde  hisseden ve metal bir fanusta yaşamak zorunda olan Charles’ı, güneşe çıkamayan, mutantları bulmak gibi bir gücü var iken mutantların yok olmasıyla ve şartlar yüzünden bütün işlevi  Charles’a bakmaya evrilen, albino Caliban’ı tanıyoruz. Çizilen bu portreler ile hem mutantların nasıl bir azınlık konumuna  düştüğünü iliklerimize kadar hissediyor hem de karakterlerimizin yaşadıkları hakkında fikir ediniyoruz. Burada oyunculuklara bir parantez açmakta fayda var. Hugh Jackman karakteri resmen özümsemiş durumda ve “Logan”ın bütün sınırlarını zorluyor. Patrick Stewart, ilk filmlerdeki kontrollü ve sade Profesör X ile prequel’larda çizilen genç muzip ve tutkulu Charles Xavier portrelerini mükemmel bir şekilde harmanlayıp üzerine bolca yaşanmışlık ve hüzün eklerken, Caliban’ı oynayan Stephen Merchant ve Laura’yı oynayan Dafne Keen de iyi cast seçimleri olarak görevlerini harika bir şekilde yerine getiriyorlar. Logan’ın genlerinden meydana getirilen Laura, hikayeye dahil olup Logan’ın himayesine girdikten sonra aynı yolun sonundaki ile başındaki iki karakterin zihinsel çarpışmalarına tanık oluyoruz. Bir western hayranı olan yönetmen James Mangold, Shane filminden karelerle Logan’ın yalnız kovboyluktan sorumluluk sahibi kahramana evrilişini müjdelerken, Logan’ın “hayat çizgi romanlardaki gibi değil” düşüncesindeki ısrarını karakterlerin gelişiminde bir katalizör olarak kullanıp, filmin gerçekçilik misyonuna bir damla daha eklemeyi başarıyor. Bu süreçte Logan’ın Laura ile baba-kız ilişkisi dallanıp budaklanırken,  Charles ve Logan arasında da transparan bir baba oğul ilişkisine şahit oluyoruz. Öfkenin öğretilemediği Laura’nın (Logan’ın idsel genlerine sahip olmasına rağmen), yetişkinleşme çabasını yüzümüzde bir gülücük ile izliyoruz. Film bu ilişkileri işlerken mizahi yönünü de eksik etmiyor ve bunu da Avengers’ın mizahi başarısının yarattığı etkiden beri süper kahraman filmlerinde seyirci çekmek için kullanılan hikayenin akışını bozucu zoraki komiklikler ile yapmıyor. Filmde durum, hikaye nasıl gerektiriyorsa öyle ilerliyor.

          Filmin “kötü” tarafında ise işler kesat. X-23’ün(onlar için X-23 iken mutantlar için Laura) peşinde olan Pierce ve Dr. Rice karakterleri sade rollere sahipler. Filmin temeline konan birer kötü adam olmadıkları için 2 boyutlu karakterleri sıkıntı yaratmıyor. Zaten film de biraz buradan kazanıyor. Pierce’ın, Dr.Rice’ın ve mutantları avlamak için gönderilen X-24’ün filmde önemli yerlere sahip olmalarına rağmen filmin tabiri caizse göbeğinde olmamaları, mutantlarımızın içinde bulundukları sistemle yaşam mücadelelerine daha çok odaklanmamızı sağlıyor. Filmin kötü adamını Alien’vari bir şekilde sistem oluşturuyor. Saydığımız diğer kötü karakterler ise sistem için birer araç. Burada bir dip not olarak mutantları öldürmek için hazırlanan X-24’ün Logan’ın bir kopyası olması, Logan gibi ölümsüz denebilecek bir karakteri  ancak kendisinin öldürebileceğine dair bir gönderme elbette (Logan’ın film boyunca izlediğimiz intihara meyilli yapısı da buna çanak tutuyor). Ayrıca onu yenilmez kılan Adamantium’un aynı zamanda onu öldüren şey olması da oldukça Shakespeare’ane bir detay olarak göze çarpıyor.

           Dövüş sahnelerinde ise çok büyük sıkıntılar olmamasına rağmen bazılarında koreografiler çok sade kalırken bazı sahnelerde ise kamera çok yakına gelmek gibi klasik bir hataya düşüyor ve dövüş sahnelerinin özgünlüğü ile hatırlanabilirliği tamamen kayboluyor. Yine de film Profesör X’in kriz geçirerek bölgedeki hayatı durdurduğu sahne gibi bazı özel sahnelerle ağzımıza bir parmak bal çalıyor. Çocukların Logan’ın bıyıklarını ilk filmlerdeki gibi kesmesi, Logan’ın X-24’ü görünce herkesin onun güçlerine ilk şahit olduğunda söylediği laf olan “nesin sen?” alıntısını kullanması, Laura marketten yemek çalarken Logan’ın da kasadan o çok sevdiği purolardan yürütmesi gibi bazı sahneler de filmin daha önceki filmlere saygı duruşunda bulunduğu anlardı. Ayrıca son sahnede de bütün film boyunca bitkin halde izlediğimiz Logan’ı ilacın etkisiyle alıştığımız haliyle eskisi gibi izleyebilmemiz de oldukça hoştu. Meksikalı hemşirenin çektiği kurgulanmış belgesel ve son sahnede mutant çocukların bir araya gelip bir askeri etkisiz hale getirmesi gibi rahatsız edici veya klişe sahneler de yok değildi fakat bu sahneler filmin izleniş bütünlüğünü bozacak sorunlar yaratmadı. 

         

         Sonuç olarak Logan, senaryosal ve mizansen bazında ufak tefek aksaklıklar ve zayıf müzik kullanımı dışında eli yüzü düzgün bir süper kahraman filmi olarak çok ayrı bir yere oturuyor. Seriyi takip eden izleyiciler için belki zaman çizelgesi olarak Days of Future Past’in yaptığı tarzda toplayıcı bir etki yaratamıyor ama düşünsel olarak seriye inanılmaz bir derinlik katıyor ve önceki filmlerdeki mutant-insan ilişkilerini tekrar gözden geçirtiyor. Filmin saga’yı lehine kullanması onu duygusal açıdan da çok önemli bir yere koyuyor. Seyirci karakterlere olduğu kadar yıllardır bu karakterleri izleyen kendini de bu karakterlerle büyümüş ve yaşlanmış hissediyor ve bu empati film boyunca kendini hissettiriyor, özellikle de filmin finalinde bir kırılma noktası yaratıyor. Son tahlilde Logan’ı oldukça başarılı bir çizgi roman filmi olarak buluyor ve Deadpool’la birlikte bu tarz gişe filmlerine yeni bir yön açabileceğini düşünüyorum.   

Puan 8/10

Yazan : Anıl Hacunoğlu